Flood ve aşk
Yemyeşil bir alanın tam tepesine kurulmuş fakültenin girişinde her sabah simit ve çay alır, birkaç solcu genci etrafıma toplar, hararetli hararetli tartışırdım. Hep iyi dinleyicimdir, iyi anlatıcılığımı da eklersek girişte etrafıma gençlerin neden toplandığı da anlaşılır. Bu tepeden bakınca Atakent’e yapılan yüksek binalar henüz ereksiyon durumuna gelmemiş sik gibi göründükleri hissine kapılıyorsunuz. Yana kaykılmış, adeta göğe asılmış gibi duran diğerlerinden çok daha yüksek bir binanın silüeti, daha aşağısında Verockaların evine kıvrımlar şeklinde uzanan bir yol… Koca bir kenti o aralar öyle tanımlıyordum, bana göre Samsun diye bir şehir yoktu, Veroçka’nın yaşadığı bir yer vardı, onun evine giden yollar, onun soluduğu hava, onun her akşam kıyısında gezdiği deniz... Bir zaman sonra bu algım o derece ütopik oldu ki şehrin tüm evleri koca koca mezar taşlarına dönecek sadece Veroçka’nın yaşadığı evin bahçesinde güller açacak, ağaçlar, otlar yeşerecekti. Mesela Veroçka vişne seviyor diy...