Flood ve aşk
Yemyeşil bir alanın tam tepesine kurulmuş fakültenin girişinde her sabah simit ve çay alır, birkaç solcu genci etrafıma toplar, hararetli hararetli tartışırdım. Hep iyi dinleyicimdir, iyi anlatıcılığımı da eklersek girişte etrafıma gençlerin neden toplandığı da anlaşılır. Bu tepeden bakınca Atakent’e yapılan yüksek binalar henüz ereksiyon durumuna gelmemiş sik gibi göründükleri hissine kapılıyorsunuz. Yana kaykılmış, adeta göğe asılmış gibi duran diğerlerinden çok daha yüksek bir binanın silüeti, daha aşağısında Verockaların evine kıvrımlar şeklinde uzanan bir yol… Koca bir kenti o aralar öyle tanımlıyordum, bana göre Samsun diye bir şehir yoktu, Veroçka’nın yaşadığı bir yer vardı, onun evine giden yollar, onun soluduğu hava, onun her akşam kıyısında gezdiği deniz... Bir zaman sonra bu algım o derece ütopik oldu ki şehrin tüm evleri koca koca mezar taşlarına dönecek sadece Veroçka’nın yaşadığı evin bahçesinde güller açacak, ağaçlar, otlar yeşerecekti. Mesela Veroçka vişne seviyor diye her sabah hemen fakülte binasının üç beş metre ötesinden başlayan devasa meşelik ormanı vişne bahçesi diye görüyordum, minibüs yolunun kenarına dizilmiş sıra sıra ağaçların gölgeli görüntüsünden sonra başlıyordu vişne bahçesi. Uzakta birbiri ardı sıra dizilmiş direkler de Veroçka’nın yaşadığı şehri aydınlatıyordu. Çok çok uzakta, ufuk çizgisinde, büyük kentin ancak çok iyi ve açık havalarda görülebilen limanı… Biraz sonra beyaz bir minibüs yaklaşacak ve derse yetişmek için koşuşturan kızlı erkekli kalabalığın arasından ben Veroçka’mın parıldayan gözlerine kadar inen kızıl saçlarını fark edecektim. Elinde kase kağıdına sarılı bir şey varsa mutlaka evde tost yapıp getirmiştir, çayla simit yememe katlanamazdı. Tost getirmediği günleri iyi bilirdi. Her ders arası birinden sigara istiyorsam parasızım demektir ve ertesi gün mutlaka tostu kendisi haZırlar getirirdi. Bu, neredeyse bir yıla yakın sürdü ilk tanışmamızdan sonra. Kalabalığın arasından boynunu eğe eğe bir ceylan gibi seke seke yanıma yaklaşır, “Devrim de işleri de buraya kadar şimdi mide işleri için bana eşlik ediyorsun.”telkiniyle birlikte elimden tuttuğu gibi beni solcu çocuklardan ayırırdı. Tam bu anlarda kendimi; omuzuna tüfeği asılmış, başında köşeli kasketle İspanyol iç savaşı romantiklerine benzetiyordum. Karşımda bağdaş kurmuş birkaç genç savaşçı, coşkulu şarkılarla Zafer gününü kutluyorlar. Bundan, bu coşku dolu duygudan mahrum bırakılmışlığı önemsemiyordum doğrusu.
Veroçka, hayatımda yokken kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum, hep ergenmişim gibi geliyordu bana, sanki anne babasını kaybetmiş, ikinci harp sırasında Alman bir ailenin korumasına verilmiş, hayatına ansızın son verecek diye cebinde sürekli tabanca taşıyan bir Rus gencinin katlandığı ızdıraplarla, iç çekişlerle yaşıyordum. Bir kadına ihtiyaç duyardım, ama gözlerine bakmak, onunla cilveleşmek, sonrasında o, benden az bilgili diye ona bol bol okuduğum romanların hikayelerin karakterlerinİ anlatmak için değil, deniz kıyısında bir kafe içmeye razı edip, gecenin geç saatlerinde yatağa uzanmış halde sigaramı tüttürürken onun sırtından aşağısını, göt çatalını izlemek için… Belki de kadınların suçuydu, o yaşıma kadar kimse Veroçka’nın “Zeki birisin, kadınların seni çılgınca sevmesi lazım.”gibisinden övüp etkilememişti. Biraz arabeske bağlarsam şöyle anlatabilirim: “Kaderimin bana acımasız davrandığını farkediyordum, kocaman denizin ortasında kırık dökük bir tekneyim adeta, güçlü bir fırtına çıkacak benimle oynayacak. Bu eziyetten kurtulmanın türlü yollarını arıyordum. Her girişimim başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bazen öyle vehimlere kapılıyordum ki misal bir sabah uyanıyorum, göğsümde devasa bir örümcek tırmalayıp duruyor. Bir bardak suya uzansam bardağın içinde onlarca solucan dans ediyor. Orta kalite bir kadeh kırmızı şaraba yönelsem az sonra boğazıma takılmış tahta kurusu boğuntusuna geliyorum gibi… Her an durmaksızın etrafa savuracak kadar param olsaydı da bir şey fark etmeyecekti, bu durumda muhtemelen borçlanmaktan başka işi olmayan bir kadınla evlenirdim. Bu yargıya Veroçka ile tanışınca vardım. Halbuki bir aralar fakültenin en Ekstrem fantezileri olan biriyle günümü gün ediyordum. Meliha idi adı. İngilizce bölümünde okuyordu, onu sigara salonunda solcu gençlerin astığı bir eylem duyurusunu yırtarken tanımıştım. Kayserili bir astsubayın kızıydı. Yarısı yerin dibinde dediklerinden. Gözlerinin yeşiline ve kalçalarının dolgunluğuna vurulmuştum. Şarap içindeki tahta kurusu diyorum ya o da bir zaman sonra belirdi. Babası Tatvan’da görevliymiş. Meliha’ya göre JİTEM’ciymiş. Uyuşturucu kaçakçılığı dahil birçok kirli işte parmağı varmış. Kayseri'ye döndüklerinde annesi diğer odada uyurken o, eve başka kadınlar atar, onlarla içermiş, sevişirmiş. İlk itirazda da Meliha’nın annesini dövermiş. Meliha, bu şartlarda büyürken hep de babasından “namuslu, meslek sahibi” biri olması istenmiş. Belki de kızcağızın bu fakültede olmasının yegane sebebi bu karmaşık hikayede gizli. Belki de değil, kendi deyimiyle tam da durum bu. Özgür bir ortama gidecek, gözünün tuttuğu her erkekle yatıp kalkacak, babasına da arada telefon açıp, ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu, geleceğinin ne kadar parlak olduğunu anlatmak onun namuslu hayatının amacı… Solcu öğrenciler sanırım ulaşım fiyatlarını protesto etmek için tüm fakülte binalarına, kantinlerine, sigara salonlarına afişleme yapıyorlardı, duyurulur dağıtıyorlardı. Meliha, bu çocuklardan biriyle kavga etmek için asılan afişleri yırtıyordu, bu anda iki arkadaşımla sigara içiyordum olaylardan habersiz. Derken sırtımı yaşlandığım duvara bir çırpıda uzanıverdi bir el. Sıkıca tuttum, bunu yapamazsın dememe kalmadan oturttum masaya. Lan lunlu birkaç azardan sonra bir çay ısmarlamam karşılığında duyuruyu yırtma işinden feragat edecekti. Böylece, Türk, milliyetçi, girifti aile ilişkilerinden Samsun'a bir bela gibi düşmüş Meliha ile tanıştım.
Bu hikayeyi okuduktan sonra beni cesaretlendirmek adına “yaz, devam et, anlatımı şöyle şöyle yaparsan daha ilgi çekici olur” türünden eleştiriler de yapabilirsiniz, ya da bu yazarlıktan cacık olmaz kendini yorma bizi de yorma şeklinde.
Cengiz S.
Yorumlar
Yorum Gönder