Kayıtlar

Flood ve aşk

Yemyeşil bir alanın tam tepesine kurulmuş fakültenin girişinde her sabah simit ve çay alır, birkaç solcu genci etrafıma toplar, hararetli hararetli tartışırdım. Hep iyi dinleyicimdir, iyi anlatıcılığımı da eklersek girişte etrafıma gençlerin neden toplandığı da anlaşılır. Bu tepeden bakınca Atakent’e yapılan yüksek binalar henüz ereksiyon durumuna gelmemiş sik gibi göründükleri hissine kapılıyorsunuz. Yana kaykılmış, adeta göğe asılmış gibi duran diğerlerinden çok daha yüksek bir binanın silüeti, daha aşağısında Verockaların evine kıvrımlar şeklinde uzanan bir yol… Koca bir kenti o aralar öyle tanımlıyordum, bana göre Samsun diye bir şehir yoktu, Veroçka’nın yaşadığı bir yer vardı, onun evine giden yollar, onun soluduğu hava, onun her akşam kıyısında gezdiği deniz... Bir zaman sonra bu algım o derece ütopik oldu ki şehrin tüm evleri koca koca mezar taşlarına dönecek sadece Veroçka’nın yaşadığı evin bahçesinde güller açacak, ağaçlar, otlar yeşerecekti. Mesela Veroçka vişne seviyor diy...

Bir kitaptan alıntı

Wittgenstein, “Devrimler iki türlüdür. Bir, herşeyi olduğu gibi bırakanlar; bir de, durumu iyice kötüleştirenler,” dedi ve “Sizinki hangi türe giriyor?” diye sordu. “Umarım, başarılı bir tür olur. Sizin ortaya çıkmanızı sağlayan gibi demek istiyorum.” Wittgenstein anlamayan gözlerle boş boş bakıyordu. “Yani, burjuva devrimi gibi.” “Siz ona mı başarılı diyorsunuz?” “Elbette. O kadar başarılı ki hepimiz neredeyse böyle bir şey olduğunu bile unuttuk.” “Bu ülkede devrim yapmanın gerçekçi bir hedef olduğuna inanıyor musunuz?” “Ben bir devrimciyim, çünkü gerçekçiyim. Parlamenter demokrasinin ya da bir-iki çuval daha fazla buğdayın dünyaya adalet getireceği fantezisini asla yutmadım. Bu ülkede yaygın olan şey sükûnet değil, kriz.” Wittgenstein, “Devrimci liderler krizden dem vururlarken, sıradan insanlar için herşey aynen sürüp gidiyor,” dedi. Connolly, “Kriz de, herşeyin aynen sürüp gitmesi demektir zaten,” karşılığnı verdi. Wittgenstein, “Boş laf,” dedi, “insanlar hayatlarının o basit apa...

Genf yolunda maymun yazar

Eğer birini öldürmek istersen ona bir silah verirsin, böylece öldürdükten sonra vicdanını sorgulamazsın.” Cenevre’ye tren hareket eder etmez “Savaşmak nasıl bir duygu?”soruma bu yanıtı vermişti. Yazarımız hasta olduğu için bu bölümde onsuz devam edeceğim.. Bu yolculuğu oysa sabırsızlıkla bekliyordu. Her ayrıntısına tanık olmak istiyordu. Tanrı yazarımıza göre Basel havası insanı vurunca yumruk yemişten beter ediyordu. Basit bir baş ağrısından sonra böyle sızlanmıştı ve günlerdir kendisiyle görüşmüyordum. Bendeniz ise Paris’te Yılbaşı tatilini geçirmenin daha iyi bir seçenek olduğuna inandım. Aslında Kawa’nın bu kararı almamda etkisi büyüktü. İstanbul’a gitmemem için birçok neden sıraladı. Otellerin, barların fiyatlardaki sahtekarlığından, Beyoğlu sokaklarının birinden çantanızı kaptırmaktan, rastgele bir merminin gelip sizi bulmasından, Taksim metrosundan başlayarak metrobüslerde devam eden sıradan tacizlere kadar onlarca olumsuzluk... Gerçeği söylemem gerekirse bunlara aldırış ettiğim...